Bir yarış biterken diğeri başlıyor. Yine bir diğeri geliyor… Bu yarışta performans kadar, bağlılık da önemli bir yer tutuyor. Siyasilerin partileriyle kurdukları bu bağın adında “tutarlılık” deniyor. Uyumluluk hali yani… Bir bakıma kişinin davranışları ile düşüncelerinin, söylemleri ile eylemlerinin, konuştukları ile yaptıklarının bir ahenk içinde seyretmesi. Ve bu ahengin gerekçesinde bir ulviliğin olması durumu… Bu ilke tüm toplumsal yaşam için geçerli ve değerli ama konu siyaset olunca farklı bir önem arz ediyor, hele de bu günlerde.

Partilerin aday belirlemesine müteakip, en çok duyulan cümle şu sanırım “hakkım yendi”… Aday gösterilmeyen hemen herkes bundan dem vuruyor ve önceki başkanlar ise bu serzenişi ayyuka çıkarıyor. Oysa siyasette müktesep hak olmaz. Yani bir siyasinin bulunduğu makamı hak etmesi ayrı, orada devamlı kalması gerektiğine dair bir hakkının olduğunu düşünmesi ayrı birşeydir. İşte bu ikinci dediğimizin siyasette yeri yok. Yani kimsenin bulunduğu yer onun kazanılmış ve dokunulamaz hakkı değil, olamaz. Siyaset mevcut durumun her zaman değişebileceği gerçeği üzerinden kurgulanmış bir yapıdır. Bunun için aday olarak tercih edilmeyenlerin bu psikoloji ile duruma bakmaları da büyük ve anlamsız bir hata!

Partilerin hemen hepsi, adaylarını geçen dönemde belirlediği yöntemle belirlediler. Merkez yoklaması, bazı yerlerde ön seçim yaparak. Ama çokça anket, kamuoyu yoklaması, parti temayül oylamalar vb. Bu yöntemler geçen dönemkinin neredeyse aynısı. Yani mevcut başkanlar, geçen seçimde belirlenirken bu yolla görevi tevdi aldılar. Müstakbeller yani görevi şimdi yüklenecekler için de aynı yöntem izlendi. İşte tutarlılık sorusu buradan geliyor; bu yöntem kendimizi belirlerken iyi de, başkasını belirlerken neden kötü! Siyasette parti değiştirme, başka eğilime yönelme veya parti disiplininden kopmak mümkündür. Ancak, “ben neden gösterilmedim” diyerek yolları ayırmak siyasi etik açısından uygun bir davranış değil. Zira, başarılı olmak, sevilmek, belediye başkanı olmak neticede ülkemizdeki aday belirleme sisteminde partinin “bahşettiği” bir argüman. Parti bir yere taşırken iyi, taşımaz ise kötü mü?

İlkesel bir duruş farklılığı nedeniyle doğan kopuşlara görece saygı duyulabilir. Yönetim algısındaki farklılıklar nedeniyle de bir kimse böyle bir refleks gösterebilir. Bu gerekçelerin yakınından bile geçmeyen ve sadece makam veya adaylık hesapları yapılarak bir kopuş ortaya konuluyorsa, her parti değiştirme veya bağımsız olarak böyle bir serüvene girişmek, siyasi etik açısından sorunludur. Gerçekten ilkesine bağlı kimseler, ilkeleri ile bulunduğu partide kalma mücadelesi verenlerdir. Partilerin, özellikle “merkez/odak” partilerin, kendi yönetim disiplinlerini teşekkül ettirirken, ilkeleriyle daim kalacak profiller ile makam için gidebilecek profilleri tefrik ederek meseleye bakmalıdır. Bir partinin gücü, kendi içindeki dinamizm ile mümkündür.

Siyasette değişim, kişinin kendisinin dışındaki birisinin de tercih edilebileceği gerçeği ile yüzleşmesidir. Buna tahammülü olmayanın siyasi olarak ilkeleri de yoktur diyebiliriz. Bu bir önermeden ziyade, hemen her an karşılaştığımız bir durumdur. Aslolan ilkeler ve bunun üzerinden örülmüş bir hayattır. Siyaset ve etik konusuna, vefa üzerinden bakmalıyız. Vefası olmayan bir kimsenin, değerler siyasetinden dem vurması kadar gülünç bir şey olamaz. Bunun için, bu dönem tercih edilmeyenlerin dikkatli ve özenli olması şayet “siyasetçi” iseler elzemdir. Siyasetçi, kendinden önce fikirlerinin bir makamı işgal etmesi ile ilgilenir. Kişiliğini önceleyenler siyaset etiğinden er veya geçsınıfta kalırlar!

Yani siyasette müktesep hak yoktur ve itidalli, vefalı olmayan kimse de gerçek bir siyasetçi değildir.

CEVAP VER

Lütfen yorum kısmını boş bırakmayın
Lütfen isminizi yazın